Turgut Özakman’ın Diriliş- Çanakkale 1915 romanı, yeni nesillere bırakılmış eşi olmayan bir armağan. Yazarın üçleme şeklinde kaleme aldığı (Diriliş–Çanakkale 1915, Şu Çılgın Türkler ve Cumhuriyet–Türk Mucizesi) eserlerin ilki Diriliş’tir. Aslında önce bu kitabı yazmaya başlamış; ancak çalışmasını erteleyip Şu Çılgın Türkler’i tamamladıktan sonra yeniden Diriliş’e dönmüş ve yakın tarihimizi Çanakkale, Millî Mücadele ve Cumhuriyet sürecini kapsayan güçlü bir üçleme hâlinde okura sunmuştur.


Diriliş, belgesel roman niteliğinde kurgulanmıştır. Belgeler, raporlar, emirler, anılar, mektuplar, gazete haberleri ve çeşitli yazılar kronolojik bir düzen içinde öyküleştirilir. Karakterlerin neredeyse tamamı gerçek kişilerdir; kurmaca unsurlar oldukça sınırlıdır. Bu gerçek kişilerin birçoğuna üçlemenin diğer kitaplarında da yeniden rastlarız.


Eser bir askerî tarih kitabı değildir; ancak ana ekseni Gallipoli campaign, yani Çanakkale Savaşı’dır. Özellikle 25 Nisan 1915, büyük çıkarma günü; savaşın en uzun, en kritik ve en anlamlı günü olarak anlatılır. Adeta bir “olmak ya da olmamak” günüdür.


Bence Diriliş, her Türk gencinin; özellikle de kadınların büyük bir dikkatle okuması gereken bir eser. Kadının toplumsal hayatta görünür olmaya başladığı, evlerinin sınırlarını aşarak varlık mücadelesi verdiği o yıllar ve karşılaştıkları engeller çarpıcı biçimde aktarılmış. Çanakkale Savaşı’nın hüznü, vahşeti ve direniş ruhu adım adım, canlı bir anlatımla sunuluyor. Tarihsel olayları okumakta zorlananların bile sıkılmadan, merakla okuyabileceğini düşünüyorum. Üstelik yalnızca bizim gözümüzden değil, karşı cephenin bakış açısından da olayların akışını görmek mümkün; perde arkasında kalmış pek çok ayrıntıya da yer verilmiş.


685 sayfalık Diriliş’in taşıdığı ruhu birkaç paragrafa sığdırmak elbette mümkün değil; ama ana hatlarıyla kısa bir özetini paylaşmak isterim.


Turgut Özakman, Diriliş’te Çanakkale Savaşı’na gelene kadar Osmanlı’nın içine düştüğü siyasi ve askerî çöküşü anlatır. Trablusgarp ve Balkan yenilgileriyle dağılan ordu, kaybedilen topraklar ve hükümetin pasif tutumu toplumda büyük bir kırılma yaratır. Enver Paşa öncülüğünde İttihat ve Terakki iktidara gelirken, milliyetçilik yükselir; kadınlar ilk kez kamusal alanda görünür olmaya başlar.


1914’te Avrupa’da patlayan savaş, Osmanlı’yı da içine çeker. Almanya ile yapılan ittifak ve hazırlıksız girilen savaş felaketleri beraberinde getirir. Sarıkamış’ta on binlerce asker soğukta can verir; bu büyük facia uzun süre gizlenmeye çalışılır. Mustafa Kemal Atatürk ise savaşın gidişatına dair endişelidir ve aktif görev talep eder.


19 Şubat 1915’te başlayan Gallipoli campaign, imkânsızlıklar içindeki bir ordunun var olma mücadelesidir. Ancak 25 Nisan 1915, büyük kara çıkarmasının yapıldığı ve savaşın kaderini belirleyen “olmak ya da olmamak” günüdür. Cephane az, asker yorgun, düşman ise sayıca ve teknik olarak üstündür. Buna rağmen Türk askeri, insanlık onurunu kaybetmeden, fedakârlık ve direniş ruhuyla savaşır. Yaralı düşmana dahi merhamet gösterilirken, kendi şehitlerini gömmek için bile çoğu zaman fırsat bulamazlar.


Özakman, savaşı yalnızca cephedeki çatışmalarla değil, perde arkasındaki siyasi kararlar ve toplumsal dönüşümlerle birlikte aktarır. Kadınlar hemşire olarak cephe gerisinde görev alır; toplum değişmeye başlamıştır. Onca kayba rağmen sonuç nettir: Çanakkale geçilememiştir.