Netflix’in yapımı “Atiye” dizisini izledikten sonra dizinin Dünyanın Uyanışı kitabından ilham alarak uyarandığını duyunca kitabını da alıp okudum. Ancak, kitapta Atiye ve Göbeklitepe’nin varlığından başka bir benzerlik bulamadım. Kitap, okuru yalnızca bir kurgu romanına davet etmiyor; aynı zamanda tarih, mistisizm ve insan bilinci üzerine de düşündürüyor. Yazar Şengül Boybaş bu eserle Göbeklitepe’nin derin gizeminden ilham alarak kendi içsel yolculuğunu da hikâyeye yediriyor. Kitap, sıradan bir karakterin sıradışı bir kaderle yüzleşmesi üzerinden evrensel bir uyanış fikrini işliyor ve bu açıdan sıradan bir macera kitabından çok daha fazlasını sunuyor.  


Roman, Atiye’nin hayatını derinden sarsan rüyalarla başlıyor. Gördüğü imgeler ve hissettiği açıklanamaz duygular sadece ruh hâlini değil, iş yaşamını da etkilemeye başlıyor. Bu karmaşanın içinde, uzun süredir uzak kaldığı ailesinin yanına, Tokat’a gitme fırsatı doğuyor. Ancak bu yolculuk yalnızca bir memlekete dönüş değil; aynı zamanda kendi geçmişine, köklerine ve saklı gerçeklere doğru bir yüzleşme anlamı taşıyor.


Atiye’nin gerçeği arayışı ilerledikçe hikâye daha gizemli ve hareketli bir hâl alıyor. Komşusu Cansu’yla birlikte yolu bu kez insanlık tarihinin en eski sırlarından birine, Göbeklitepe’ye düşüyor. Ardından Harran ve orada tanıştıkları John devreye giriyor. Bu noktadan sonra hem tarihi hem mistik hem de politik unsurlar iç içe geçmeye başlıyor.


Atiye’nin keşfettiği sıra dışı yetenekler ve “boyut kapısı” arayışı, onu gizemli bir örgütün hedefi hâline getiriyor. Örgütün amacı, Göbeklitepe merkezli bir ayini yeniden gerçekleştirmek ve bunun için Atiye’nin açacağı kapıya ihtiyaç duymaları. Böylece hikâye kişisel bir uyanıştan çıkıp daha büyük, küresel bir boyuta taşınıyor.


Roman boyunca tarihi bilgiler, bilimsel göndermeler ve fantastik unsurlar birlikte ilerliyor. 12.000 yıl öncesine uzanan bir geçmişle günümüz dünyasının güç dengeleri arasında bağlantı kurulması oldukça yaratıcı bir fikir. Okurken yer yer bir aksiyon filmi temposu, yer yer mistik bir atmosfer hissediliyor.


Kitap kendi başına ayrı bir anlatı dili sunuyor. Öykü, tarihsel ve fiziksel mekânı fantastik bir boyutla birleştirirken, insanın “kader”, “bilinç” ve “uyanış” gibi temalarla hesaplaşmasını merkeze alıyor.  


Bununla birlikte, dil ve kurgu zaman zaman okura doğrudan bilgi vermeye eğilimli; hikâye çoğunlukla tahmin edilebilir bir ritimle ilerliyor. Betimleme açısından zengin bir potansiyele rağmen bazı sahneler daha derinleştirilebilirdi. Bu durum, hikâyenin mistik ve tarihsel atmosferini biraz zayıflatabiliyor.


Ayrıca mekânların — özellikle tarihi açıdan bu kadar önemli yerlerin — daha ayrıntılı betimlenmesini isterdim. Göbeklitepe gibi güçlü bir atmosfer sunabilecek bir mekânın okuyucunun zihninde daha canlı canlanması mümkün olabilirdi. Bölümler arası geçişlerde zaman ve mekân konusunda küçük kopukluklar hissettiğim yerler de oldu.


Tüm bu eleştirilerime rağmen, konu itibarıyla dikkat çekici ve okunabilir bir roman olduğunu düşünüyorum. Atiye dizisine ilham vermesi de ayrı bir merak unsuru yaratıyor; ancak kitabı diziyle kıyaslamadan, kendi bütünlüğü içinde okumak daha sağlıklı olur. 


Romanın sonuna geldiğinizde, sanki hikâye tamamen bitmemiş gibi bir etki bırakıyor. Yazarın bu evreni ve karakterleri daha da genişletmeyi düşündüğü, hatta devam kitapları planladığını, Yani tek bir kitaptan ibaret bir hikâye değil; bir içsel ve evrensel uyanış serüveninin başlangıcı gibi algılanmasını istiyor. Zaten, bu romanının ardından Dünyanın Uyanışı II romanı ile bereketli toprakların gizemine ışık tutuyor. Henüz okumadım ama bu ikinci romanıda listeme aldım ve soluksuz okuyacağıma eminim. 


Bu nedenle, mümkünse kitabı sadece bir fantastik macera olarak değil, aynı zamanda insanlık tarihine, bilinç düzeyimize ve kişisel dönüşümümüze dair metaforik bir yolculuk olarak görmek daha tatmin edici olabilir.


Not: Pia Mater kitabını okuyan bu kitabıda okumayı sevecektir.